Boşanmış Ebeveyn Olmak Çocuğu Yıkar mı?

Birçok çiftin boşanmanın eşiğinden dönmesinin, zor zamanlarda ayrılık kararını ertelemesinin, belki de hiç vermemesinin tek ve en güçlü sebebi vardır: "Çocuklar". "Çocuklar için katlanıyorum", "Çocuklar büyüyene kadar dayanıyorum", "Çocukların hayatını mahvetmek istemiyorum", "Onları boşanmış aile çocuğu yapmak istemiyorum" gibi cümleler sayısız evlilikte her gün söylenir, içten içe tekrarlanır, bir mantra gibi okunur. Toplumumuzda "boşanmış aile çocuğu" etiketi öylesine ağırdır, öylesine damgalayıcıdır ki, ebeveynler çocuklarının hayatını karartmamak, onlara bu etiketi yapıştırmamak uğruna kendi mutsuzluklarına, kendi tükenmişliklerine, kendi terk edilmiş ihtiyaçlarına razı olurlar, boyun eğerler. Evde her gün soğuk rüzgarlar eser, buzlu sessizlikler yaşanır, sessiz küskünlükler veya gürültülü, yıpratıcı kavgalar olur ama "aile bütünlüğü" bozulmasın diye, çocuklar "anne baba ayrıldı" demesinler diye bu tiyatro, bu performans sürdürülür. Peki, gerçekten çocuğu koruyor musunuz, yoksa onu başka bir şekilde, belki de daha sinsi, daha derin bir şekilde yaralıyor musunuz?
Araştırmalar, onlarca yıllık çocuk psikolojisi ve aile çalışmaları şaşırtıcı veya belki de şaşırtıcı olmayan bir gerçeği gösteriyor: Çocukları yıkan, zarar veren, travma bırakan şey boşanmanın kendisi, yani ailenin iki ayrı eve bölünmesi değildir. Çocukları asıl yıkan şey, yüksek çatışmalı, gergin, düşmanca, soğuk bir evde büyümektir. Çocuk, evin atmosferini, ailenin havasını, ebeveynlerin arasındaki enerjiyi sünger gibi emer. Mutsuzluğu, sevgisizliği, gerilimi, öfkeyi, nefreti, küskünlüğü havadan solur, duvarlardan alır, yemek masasındaki sessizlikten içine çeker. Anne babasının birbirine tahammül edemediğini, aynı odaya girmekten kaçındığını, göz teması kurmadığını, birbirine gülümsemediğini, dokunmadığını, tatlı bir kelime söylemediğini gören bir çocuk, "sevgi" hakkında ne öğrenir? "Demek ki sevgi böyle bir şey, demek ki evlilik katlanmaktır, tahammül etmektir. Demek ki evli olmak mutsuz olmak demektir, birbirinizden nefret etseniz de yan yana yaşamaktır." Bu çarpık, yıkıcı model, onun zihnine kodlanır, bilinçaltına işlenir ve onun gelecekteki ilişkilerini, kendi evliliğini derinden etkiler, zehirler.
Elbette boşanma zordur, acı vericidir, yıpratıcıdır; bunu kimse inkar etmez, bunu kimse küçümsemez. Boşanma sadece kağıt üzerinde değil, gerçek hayatta iki insanın ayrılmasıdır, düşlerin dağılmasıdır, umutların kırılmasıdır. Çocuk için de bir dünya yıkılır, alışık olduğu düzen bozulur, güvenli alanı sarsılır, "Anne ve baba aynı evde" güvencesi kaybolur. Çocuklar anne babalarının ayrılmasından etkilenir, yas tutarlar, kafa karışıklığı yaşarlar, bazen öfkelenirler, bazen üzülürler ve bunlar normal, sağlıklı tepkilerdir. Ancak, ve bu çok önemli bir ancak, huzurlu bir ayrılık, olgun bir ayrılık, medeni bir boşanma, savaş halindeki, cephe savaşı yaşanan, her gün gerginliğin tavan yaptığı bir evlilikten çok daha sağlıklıdır, çocuk için çok daha az zararlıdır. Eğer anne ve baba, ayrıldıktan sonra birbirlerine saygı duymaya devam ederse, birbirlerini çocuğun gözünde küçük düşürmezse, medeni bir iletişim kurar, çocuğun ihtiyaçları konusunda işbirliği yaparsa ve çocuğu bir "postacı", bir "casus", bir "mesaj taşıyıcı" olarak kullanmazsa, çocuk bu süreci sağlıklı bir şekilde atlatır, uyum sağlar, iyileşir. Hatta mutlu, huzurlu evlerde yaşayan iki ayrı ebeveyne sahip olmak, çatışan, soğuk savaş veya sıcak savaş yaşanan bir evde iki mutsuz ebeveynle yaşamaktan çok daha iyidir, çok daha sağlıklıdır.
Bir aile hikayesi düşünelim: Sude ve Kaan on iki yıl evli kaldılar, iki çocukları oldu. Son beş yılda ilişkileri iyice bozulmuştu, ayrı odalarda uyuyorlardı, neredeyse hiç konuşmuyorlardı, konuştukları zaman da tartışmaya dönüyordu. Yemek masasında bile çocuklara ayrı ayrı konuşuyorlardı, birbirlerine bakamaz olmuşlardı. Çocuklar, özellikle büyük olanı fark ediyordu; okul başarısı düşmüştü, huysuzlaşmıştı, gece kabusları görüyordu. Sude ve Kaan "çocuklar için" ayrılmıyorlardı, bu duruma katlanıyorlardı. Bir gün büyük çocukları "Anne, neden babamla konuşmuyorsun, beni sevmiyor musun" dedi ve Sude'nin dünyası yıkıldı. Çocuk, anne babasının konuşmamasını kendi suçu olarak algılıyordu. Bu an Sude'yi uyandırdı. Kaan'la konuştu, çocukları korumak için ayrılmayı konuştular. Ayrıldılar ama şefkatli bir şekilde, çocuklara birlikte anlattılar, hiç birbirlerini suçlamadılar. "Anne ve baba birbirini eskisi gibi sevemiyor ama ikimiz de sizi çok seviyoruz ve bu hiç değişmeyecek" dediler. İlk aylar zordu ama zamanla çocuklar sakinleşti, okul başarısı düzeldi, gülümsemeye başladılar. Çünkü artık evdeki gerginlik yoktu, artık iki mutlu ev vardı.
Çocuğu yıkan, en derin yaralar açan şey, ebeveynlerin birbirini kötülemesidir, çocuğu taraf tutmak zorunda bırakmasıdır, çocuğu araç olarak kullanmasıdır. "Baban bizi terk etti, bizi atmak istedi", "Annen bencildir, sadece kendini düşünür", "Babanın suçu, o olmasa birlikte olurduk", "Annenin yeni sevgilisi mi daha önemli" gibi cümleler, çocuğun kalbine saplanan oklardır, zehirli oklardır. Çünkü çocuk yarı annedir, yarı babadır; genetik olarak, duygusal olarak, kimlik olarak her iki ebeveynin parçalarını taşır. Birine hakaret ettiğinizde, onu kötülediğinizde, aşağıladığınızda, çocuğun içindeki o parçaya, o yarısına hakaret etmiş olursunuz. Çocuk "Babam kötüyse, bende de o kötülük var mı", "Annem sevgisizse, ben de sevgisiz miyim" diye düşünmeye başlar. Bu düşünceler çocuğun kimliğini, benlik algısını, değerlilik duygusunu derinden yaralar.
Eğer boşanma kaçınılmazsa, eğer evliliği kurtarma çabaları sonuçsuz kaldıysa, bunu bir "başarısızlık", bir "felaket", bir "yıkım" değil, bir "dönüşüm", bir "yeni başlangıç", bir "farklı düzenleme" olarak sunmak çok önemlidir. Çocuklara dürüstçe ama onların anlayacağı dilde, onların yaşına uygun şekilde, her iki ebeveyn birlikte anlatmalıdır: "Biz karı-koca olarak, yetişkinler olarak artık anlaşamıyoruz, birbirimizi mutlu edemiyoruz. Ama senin annen ve baban olarak her zaman bir takım olacağız, senin için her zaman birlikte çalışacağız, ikimiz de seni çok seviyoruz ve bu sevgi hiçbir zaman değişmeyecek." Bu güveni verdiğinizde, bu mesajı samimiyetle, tutarlılıkla ilettiğinizde, çocuk yıkılmaz, alilesi yıksa bile kendisi yıkılmaz. Sadece değişen manzaraya, yeni düzene uyum sağlamayı öğrenir, esneklik geliştirir, hayatın bazen zor kararlar içerdiğini görür. Unutmayın, mutlu çocuklar, mutlu ebeveynlerin eseridir; ister aynı evde olsunlar, ister farklı evlerde. Önemli olan evin adresi değil, evin içindeki atmosfer, sevgi ve huzurdur.