Çocukların Önünde Tartışmak Onları Nasıl Etkiler

Evde hava gergin, atmosfer elektriklenmiş, sanki görünmez bir fırtına bulutları evin içine doluşmuş gibi bir his var, her an bir şimşek çakabilir, her an gök gürleyebilir. Anne mutfakta bulaşıkları sertçe lavaboya koyuyor, her tabak koyuşta bir öfke patlaması gibi sesler çıkıyor, çatallar şıngırdıyor, kapaklar kapanıyor. Baba salonda televizyonun sesini açmış ama aslında hiçbir şey izlemiyor, gözleri ekranda ama zihni bambaşka yerlerde, kulakları mutfağa dönmüş, bir sonraki saldırıyı bekliyor. Arada yükselen sesler, iğneleyici laflar, alaylı bakışlar, ağır iç çekişler, kapı çarpmaları bu gerilimli ortamın sinyalleri olarak evin her köşesine yayılıyor, duvarlardan yankılanıyor. Ve koridorun ucunda, kapısı aralık bırakılmış küçük bir odada, yerde renkli oyuncaklarıyla oynayan, belki beş belki altı yaşında küçük bir çocuk var. Anne baba, o kızgın, o gergin anda, çocuklarını düşünmüyorlar bile. Zannediyorlar ki çocuk şu an oyununa dalmış, oyuncak arabasını ileri geri itmeye konsantre, kendi dünyasında kaybolmuş, hiçbir şeyin farkında değil, sesler ona ulaşmıyor, anlamıyor zaten. Oysa ne kadar da yanılıyorlar, ne kadar da körler. Çocuklar, evin duygusal barometreleridir, atmosferin en hassas sensörleridir, görünmez antenler gibi havadaki her değişimi, her gerilimi, her dalgalanmayı algılarlar. Söylenen sözlerin kelime kelime anlamını kavramasalar bile, kavrayacak yaşta olmasalar bile, havadaki elektriği hissederler, ses tonundaki o tanıdık titreşimi yakalarlar, bakışlardaki soğukluğu sezerler, bedensel duruştaki gerginliği, sıkılmış çeneleri, kısılmış gözleri, hızlanan hareketleri sünger gibi içlerine çekerler ve bu izlenimler onların hassas, henüz şekillenmekte olan ruhlarına derin yaralar olarak kazınır.
Çocukların önünde tartışmak, kavga etmek, bağrışmak, onların dünyasındaki en temel ve en önemli güven duygusunu derinden, belki de onarılmaz şekilde sarsar. Çocuk için anne ve baba, dünyanın iki ana sütunudur, evin çatısını tutan iki kolon gibidir, göğü yerinde tutan iki dev, iki koruyucu, iki süper kahraman gibidir. Küçük çocuğun dünyasında anne baba her şeyi bilen, her şeyi yapabilen, her şeyi çözebilen, hiç korkulmayacak, her zaman güvenilecek varlıklardır. Bu iki sütun birbirine çarptığında, birbirine düşman gibi davrandığında, birbirini inciten sözler söylediğinde, çocuğun tüm gökyüzü sallanmaya başlar, altındaki zemin kayganlaşır, güvendiği her şey sorgulanır hale gelir. Küçük yüreklerinde derin bir korku uyanır: "Ya annem babam ayrılırsa? Ya biri giderse? Ya ev yıkılırsa?" Endişe filizlenir, gece kabusları başlar, yatağa işeme, tırnak yeme, okul başarısında düşme gibi belirtiler ortaya çıkabilir. Ve belki de en acısı, en zararlısı, suçluluk duygusu yeşerir. Çocuklar doğaları gereği, gelişimsel bir özellik olarak benmerkezci düşünürler; bu bir karakter kusuru değil, bu yaştaki çocukların normal bilişsel yapısıdır. Dünyadaki olayların kendileriyle ilgili olduğunu, kendilerinin merkez olduğunu sanırlar. Anne babası kavga ettiğinde, çocuk içinden şöyle düşünmeye başlar: "Acaba yemeğimi bitirmedim diye mi kavga ediyorlar? Çok gürültü yaptım, oyuncaklarımı toplamadım diye mi? Karnemde düşük not aldım diye mi annem bu kadar sinirli? Keşke daha uslu olsaydım, keşke daha iyi bir çocuk olsaydım belki anne babam bu kadar bağrışmazdı. Bu kavga benim yüzümden." Bu düşünceler, o küçük omuzlar için taşınamayacak kadar ağır bir yüktür, o küçük kalp için çok büyük bir eziyettir ve bu yükü kimseyle paylaşamazlar çünkü henüz bunu ifade edecek kelimeleri, kavramları, duygusal okuryazarlığı bile yoktur içlerinde. Sadece hissederler, sadece acı çekerler, sessizce.
Elbette şunu da kabul etmek gerekir, bu gerçekçi bir bakıştır: Hiç tartışmamak, hiç fikir ayrılığı yaşamamak, hiç sesini yükseltmemek evlilikte mümkün değildir ve hatta mümkün olması da beklenmemelidir, sağlıklı da olmaz. İki farklı insan, iki farklı geçmiş, iki farklı kişilik, iki farklı aile kültürü, iki farklı beklentiler seti bir çatı altında bir hayat kurarken anlaşmazlıklar doğaldır, kaçınılmazdır, hatta sağlıklı bir ilişkinin, canlı bir ilişkinin parçasıdır. Hiç çatışma olmayan evlilikler genellikle bir tarafın sürekli sustuğu, bastırdığı veya mesafelerin çok açıldığı evliliklerdir. Asıl mesele ve kritik nokta, tartışmanın "nasıl" yapıldığıdır, içeriği kadar, hatta içeriğinden daha çok formu önemlidir. Hakaretlerin havada uçuştuğu, aşağılayıcı kelimelerin, küfürlerin kullanıldığı, karakterin saldırıya uğradığı, fiziksel şiddet imasının, tehdidinin, gözdağının bile bulunduğu kavgalar, seslerin kontrol kaybetmiş şekilde yükseldiği, kapıların çarpıldığı, eşyaların fırlatıldığı, duvarların yumruklandığı anlar, çocuğun ruhunda derin, kalıcı ve bazen ömür boyu süren travmatik izler bırakır. Bu izler görünmez yaralar gibidir, dışarıdan kimse fark etmez ama içten içe kanar, içten içe acı verir, içten içe kimliği şekillendirir.
Ve en korkutucu, en uzun vadeli zararlı yanı şudur: Bu çocuklar ileride, yetişkin olduklarında, kendi ilişkilerinde de çatışmayı çözme yöntemi olarak gördüklerini, tanık olduklarını bilinçsizce kopyalar, modellerler. "Babam anneme bağırırdı, demek ki erkekler böyle yapar, sorunlar böyle çözülür" veya "Annem babama küser, günlerce konuşmazdı, demek ki sevgi geri çekilmeli, demek ki cezalandırma bu şekilde yapılmalı" veya "Kavgalarda eşyalar kırılır, bu normal" gibi yanlış, zararlı, yıkıcı kodlamalar bilinçaltına işlenir ve bir ömür boyu onların peşini bırakmaz, kendi evliliklerinde aynı döngüyü tekrarlamalarına, aynı hataları yapmalarına, aynı zararı kendi çocuklarına vermelerine neden olur. Nesiller boyu aktarılan bu kırılmışlık, bu travma zinciri, bir aile kavgasında başlar ve torunlara, torunların çocuklarına kadar uzanır.
Bir aile hikayesi düşünün: Küçük Elif, beş yaşında parlak gözlü, gülen yüzlü bir kız çocuğu; annesi Aylin ve babası Burak sık sık tartışan, sesleri sık sık yükselen, kapıları sık sık çarpan bir çift. Burak işten eve geldiğinde genellikle yorgun, stresli ve sinirli oluyor; patronuyla sorunları var, işler iyi gitmiyor, maaş yetmiyor. Aylin de bütün gün çocukla ilgilenmiş, ev işi yapmış, markete gitmiş, yemek pişirmiş, kendine bir dakika bile ayıramamış. İkisi de bitkin, ikisi de takdir bekliyor, ikisi de anlayış istiyor ama karşılıklı vermek yerine sadece almak istiyorlar. Akşam yemeklerinde çok sık sesler yükseliyor, tabaklar masaya sertçe konuyor, yüzler asılıyor, iğneleyici laflar ediliyor, bazen bağrışmalar oluyor. Küçük Elif masanın başında, gözleri kocaman açılmış, lokmasını çiğnemeye çalışıyor ama yutamıyor, boğazı düğümlenmiş, midesi kasılmış. Yemeğini bitirmeden kalkmak istiyor ama karışırlarsa diye korkuyor, öylece bekliyor, minik elleri titreyerek çatalı tutuyor. Bir gece, anne babası özellikle şiddetli bir kavga ettikten sonra, bir tabak kırıldıktan sonra, Elif yatağına koştu ve yorganının altına gizlendi. Saatlerce sessiz sessiz ağladı, hiç uyuyamadı, her kapı gıcırtısında irkildi. Ertesi sabah anneanneye gittiler, anneanne Elif'in şiş gözlerini, bitkin yüzünü gördü ve sordu: "Elif'ciğim neyin var, neden gözlerin şiş, iyi misin?" Elif'in cevabı yürek burkucuydu, bir yetişkinin bile kaldıramayacağı bir ağırlık taşıyordu: "Anneanneciğim, acaba ben çok yaramaz olduğum için mi annemle babam hep kavga ediyor? Belki ben olmasam, belki ben doğmasam kavga etmezlerdi." Beş yaşındaki bir çocuğun omuzlarına bu kadar ağır bir yük yüklenmiş, kendini ailesinin mutsuzluğunun sebebi olarak görüyordu, kendi varlığını sorguluyordu.
Ancak işin aydınlık bir tarafı da var, umut veren bir yanı da: Sağlıklı ve yapıcı tartışmalar, doğru yapılan anlaşmazlık çözümleri çocuklar için öğretici, geliştirici, hatta iyileştirici bile olabilir. Saygı çerçevesinde yapılan, ses tonunun yükselmediği veya hemen kontrol altına alındığı, aşağılama ve hakaretin olmadığı, karaktere değil davranışa odaklanan, "Ben böyle hissediyorum, bu beni üzüyor, şunu ihtiyaç duyuyorum" gibi ben dili kullanılan fikir ayrılıkları ve en önemlisi, tartışmanın sonrasında gelen barışma anı, anlaşma anı, sarılma anı, özür dileme anı, çocukların şahit olması gereken, olumlu modellerdir. Çocuğun buna tanıklık etmesi, ailesindeki iki yetişkinin farklı düşünebildiğini ama saygı içinde bunu ifade edebildiğini, sonunda bir çözüm bulabildiğini, kavga etseler bile hala birbirlerini sevdiklerini görmesi son derece iyileştirici ve öğreticidir. Çocuğun zihninde şu mesaj, şu inanç oluşur: "Annem ve babam farklı düşünebiliyorlar, bazen tartışabiliyorlar, bu normal. Ama birbirlerini hala seviyorlar ve sorunlarını çözebiliyorlar. Kavga etmek ilişkinin veya sevginin sonu değilmiş." Bu mesaj, çocuğa ilişkilerin güvenli olduğunu, sorunların çözülebileceğini, farklılıkların bir ayrılık nedeni değil bir zenginlik olabileceğini öğretir; ileride kendi ilişkilerinde kullanacağı sağlıklı bir şablon verir.
Eğer çocuğunuzun yanında tartıştıysanız, hatta biraz sesinizi yükselttiyseniz, hatta belki kontrolünüzü biraz kaybettiyseniz, kaybetmenize gerek yok ama mutlaka bir şey yapmanız gerekiyor: Barışmanıza da şahit olmasını sağlayın. Çocuğun görmesi gereken sadece kavga değil, kavganın çözümüdür. Çocuğunuzun seviyesine inerek, ona hitap ederek, göz hizasına gelerek şunu söyleyin: "Az önce annenle/babanla biraz tartıştık, seslerimiz yükseldi, bunun seni korkutmuş olabileceğini biliyorum. Ama sana bir şey söylemek istiyorum: Biz hala birbirimizi çok seviyoruz. Bazen büyükler de kızar, bazen büyükler de hata yapar. Ama sorunumuzu hallettik, konuştuk, barıştık. Ve en önemlisi: Bu senin suçun değildi, sen hiçbir şey yapmadın. Anne baba tartışmaları çocuklar yüzünden olmaz." Bu cümleler, bu açık iletişim, çocuğun dünyasındaki depremi durdurur, çatlamış gökyüzünü onarır, huzuru geri getirir, en önemlisi o suçluluk yükünü omuzlarından alır.
Çocuklarınız sizin söylediklerinizi değil, yaptıklarınızı dinler; sözlerinizi değil eylemlerinizi öğrenir. Onlara bin defa "Kavga etmek kötüdür, saygılı konuşmak gerekir, birbirimize bağırmayız" deseniz ama evde tam tersini yaşatsanız, onların önünde birbirinize hakaret etseniz, bağırsanız, aşağılasanız, çocuğun öğrendiği şey sözleriniz değil, davranışlarınız, modeliniz olacaktır. Çocuklar sizi izliyor, sürekli, sessizce; sizi kopyalıyor, her harketinizi, her tepkinizi özümsüyor. Çocuklarınıza mutlu, sağlıklı, dengeli bir gelecek vermek istiyorsanız, yapabileceğiniz en değerli şey en pahalı oyuncakları almak, en iyi özel okullara göndermek, en güzel tatillere çıkarmak, en teknolojik cihazları sağlamak değildir. Yapabileceğiniz en değerli, en kalıcı, en etkili şey, onlara huzurlu bir ev hediye etmektir, sevgi dolu bir atmosfer sunmaktır, anneyle babanın birbirine saygıyla, şefkatle, anlayışla davrandığı bir yuva modellemektir. Çünkü bir çocuğun en temel, en derin ve vazgeçilmez ihtiyacı, maddi değil manevi ihtiyacı, anne ve babasının birbirini sevdiğini bilmektir, bu sevginin kalıcı, güvenilir ve sarsılmaz olduğuna inanmaktır. Bu güvenle büyüyen çocuklar, yarın kendi yuvalarında barışı ve sevgiyi yaşatan, çatışmayı yapıcı şekilde yönetebilen, duyguları ifade edebilen, empatik, sağlıklı ilişkiler kurabilen yetişkinler olurlar. Sizin bugün evde yarattığınız atmosfer, nesiller boyu yayılan bir dalga etkisi yaratır; o küçük gözler sizin her hareketinizi izliyor, o küçük kulaklar sizin her kelimentizi duyuyor, o küçük kalpler sizin verdiğiniz mesajı özümsüyor ve bu mesaj onların DNA'sına, kimliklerine, ilişki kalıplarına işleniyor.