Kırılan Güveni Parça Parça Onarmak

Bir sabah uyandınız ve yıllardır üzerine bastığınız, asla sorgulamadığınız, var olduğunu bile düşünmediğiniz çünkü hep oradaydı diye varsaydığınız zeminin artık orada olmadığını fark ettiniz. Ayaklarınızın altı boş, düşüyorsunuz ve tutunacak hiçbir şey yok. Güven kırıklığı tam olarak böyle hissettirir; boşluğa, yokluğa, belirsizliğe düşme hissi; dünyanın eskisi gibi olmayacağını anlama anı. İster büyük, yıkıcı, unutulmaz bir ihanet olsun, ister zaman içinde üst üste söylenen, birikerek çığ haline gelen küçük yalanlar olsun, ister finansal bir aldatma olsun ister duygusal bir arkadan vurma... Sonuçta, o güvendiğiniz, dayandığınız, içinde yaşadığınız kale yıkılmıştır, moloz yığınına dönmüştür. İlk tepki genellikle şok ve inkardır: "Bu gerçek olamaz, bir yanlışlık olmalı, ben yanlış anlıyorum." Ardından derin, kara, yakıcı bir öfke ve yas gelir. "Bunu bana nasıl yapar? Bunca yıldan sonra mı? Ben ona her şeyimi verdim, güvendim, inandım. Bu haksızlık." Bu soru, bu öfke zihninizi gece gündüz kemirir durur, uykunuzu kaçırır, iştahınızı alır, hayattan zevk almanızı engeller.
Güveni yeniden inşa etmek, yıkılan, enkaza dönen bir binayı temelden, sıfırdan, ilk tuğlasından tekrar çıkmaya benzer; çok yavaş, çok zahmetli, çok sabır gerektiren, bazen umutsuzluğa düşüren, çoğu zaman geri adım atılan bir iştir. Kolay yol yoktur, kısa yol yoktur, sihirli formül yoktur. "Özür dilerim, bir daha yapmayacağım" demek, ne kadar içten olursa olsun, binanın temelini atmaz; sadece inşaat sahasını molozdan temizler, belki bir başlangıç noktası oluşturur. Gerçek inşaat, tutarlı, tekrarlanan, sürekli eylemlerle başlar. Güven, söz ile, vaat ile, yemin ile değil, tutarlı, öngörülebilir, zaman içinde test edilen davranışlarla kazanılır. Güven "Ben sana güveniyorum" demekle gelmez, "Sen güvenilir davranıyorsun" görmekle gelir. Bu çok önemli bir ayrımdır.
Kırılan güveni onarmak için çok güzel bir felsefeye, Japonların "Kintsugi" sanatına kulak vermeliyiz, ondan dersler çıkarmalıyız. Kintsugi, kırılan seramikleri, kırılan vazoları, kaseleri, çay fincanlarını altın veya gümüş tozuyla karıştırılmış zamkla yapıştırma sanatıdır. Japonlar, kırığı saklamaz, gizlemez, yok saymazlar; aksine o kırığı vurgulayarak, altınla parlak bir çizgi haline getirerek nesneye yeni bir değer, yeni bir estetik, yeni bir tarih, yeni bir hikaye katarlar. Kırılmış olmak utanılacak bir şey değil, nesnenin yaşadığının, bir geçmişi olduğunun kanıtıdır. İlişkinizde de güven kırıldıysa, bir ihanet yaşandıysa, "Hiçbir şey olmamış gibi" davranmak, o kırığı saklamaya, kapatmaya, halının altına süpürmeye çalışmaktır ve bu hem imkansızdır hem de tehlikelidir çünkü onarılmamış kırık, ilk sarsıntıda tekrar çatlar. Bunun yerine, "Evet, güvenimiz kırıldı, bu bir gerçek, inkar etmiyoruz. Bu bizim hikayemizin acı ama önemli bir parçası. Ama biz bunu tamir edeceğiz, birlikte çalışacağız ve eskisinden daha farklı, daha bilinçli, daha derinlikli bir bağ kuracağız" diyebilmek, Kintsugi yapmak demektir.
Bu süreçte, bu yeniden inşa döneminde şeffaflık anahtardır, olmazsa olmazdır. Hata yapan tarafın, güveni kıran tarafın, hayatını bir açık kitap gibi sunması, soruları yanıtlamaya hazır olması, hesap verebilir olması gerekir. Telefonun açık olması, şifrelerin paylaşılması, gidilen yerlerin söylenmesi, nerede olduğunun bilinmesi... Bunlar bir ceza değil, güvenin yeniden inşa edilmesi için gerekli yapı iskelesidir. Ancak bu, diğer tarafın, mağdur tarafın sonsuz bir sorgulama hakkına, süresiz bir dedektiflik yetkisine sahip olduğu anlamına da gelmez. Dedektiflik oynamak, her hareketini takip etmek, her mesajını okumak, her bakışını sorgulamak güveni geri getirmez, sadece kaygıyı besler, paranoyayı büyütür, ilişkiyi zehirler. Mağdur tarafın da iyileşme sorumluluğu vardır, pasif bir kurban olarak kalmak yerine aktif olarak iyileşmeye çalışma yükümlülüğü: Acısını ifade etmek, hissettiklerini söylemek ama o acıyı bir silah gibi, bir koz gibi sürekli kullanmamak. Her kavgada, her anlaşmazlıkta, ilgisiz konularda bile "Sen zaten güvenilmez birisin, sen zaten beni aldattın, senden ne beklenir ki" demek, inşa edilen her tuğlayı geri yıkar, yapılan her ilerlemeyi siler.
Bir çift hikayesi düşünelim: Mert ve Seda on iki yıllık evliler. Mert, bir iş arkadaşıyla duygusal bir ilişkiye girmiş, fiziksel bir şey yaşanmamış ama mesajlar, gizli buluşmalar, paylaşımlar olmuştu. Seda bunu öğrendiğinde dünyası yıkıldı; güvendiği, hayatını kurduğu adam onu aldatmıştı. İlk aylarda ayrılmak istedi, Mert'e bakmaya bile tahammül edemedi. Ama çocukları vardı, yılları vardı, Mert'in gerçekten pişman göründüğünü görüyordu. Bir çift terapistiyle çalışmaya başladılar. Mert her şeyi anlattı, hiçbir şeyi saklamadı, tüm soruları yanıtladı, iş arkadaşıyla tüm iletişimi kesti. Seda başlangıçta her gün Mert'in telefonunu kontrol etti, nerede olduğunu sorguladı, sürekli suçladı. Ama zamanla, terapinin yardımıyla, bu kontrolün onu iyileştirmediğini, sadece kaygısını beslediğini anladı. Mert de tutarlı davranmaya devam etti; söylediğini yaptı, sözün durudu, şeffaf kaldı. İki yıl sürdü, çok zor iki yıldı ama sonunda güven geri geldi. Eskisi gibi değildi, belki de artık hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktı ama farklı, daha derin, daha bilinçli bir güvendi.
Güvenin geri gelmesi aylar, hatta yıllar alabilir; bu bir maraton, bir sprint değil. Bazen bir adım ileri gidip iki adım geri düşebilirsiniz; iyi gittiğini düşünürken bir tetikleyici, bir anı, bir rüya sizi geriye atar. Bu normaldir, bu sürecin doğal bir parçasıdır, bu sizi başarısız yapmaz. Önemli olan niyet ve çabadır, devam etmektir, pes etmemektir. Eğer iki taraf da o kırılan vazoyu tekrar bir araya getirmeye, o altın çizgili Kintsugi eserini yaratmaya kararlıysa, ortaya çıkan eser eskisinden farklı ama belki de daha değerli, daha dayanıklı olabilir. Çünkü artık birbirinizin en karanlık yanlarını görmüşsünüz, en kötü hallerinize, en büyük hatalarınıza tanık olmuşsunuz ve buna rağmen kalmayı, devam etmeyi, yeniden inşa etmeyi seçmişsiniz. Bu, naive, saf, test edilmemiş bir güvenden çok daha derin, çok daha güçlü, "ateşten geçmiş", "sınanmış" bir güvendir.