Neden Beni Hiç Anlamıyor Diye Düşünüyorsanız

Evliliğin içinde yaşanabilecek en derin, en acı verici, en yalnızlaştırıcı yalnızlık türü, fiziksel olarak yan yana olmak, aynı yatağı paylaşmak, aynı masada yemek yemek, aynı çatı altında yaşamak ama duygusal olarak fersah fersah uzak olmaktır. Bu yalnızlık, tek başına kalmaktan bile ağırdır, belki de en ağır yalnızlık türüdür çünkü en yakın olması gereken kişiyle birlikte, onun varlığında hissetilir. Tek başınayken yalnız olmak anlaşılabilir, kabul edilebilir bir durumdur; ama en sevdiğiniz insanın yanındayken yalnız olmak, ruhun en derin köşelerini acıtır. Bir şeyler anlatıyorsunuz, kelimeler dökülüyor ağzınızdan, bir gün yaşadığınız zor bir olayı, bir endişenizi, bir sevincnizi, bir hayal kırıklığınızı paylaşmaya çalışıyorsunuz ama sanki kelimeleriniz boşluğa gidiyor, bir duvara çarpıp geri dönüyor, buhar olup kayboluyorlar. Eşiniz size bakıyor, belki başını sallıyor, "evet, hı hı, anladım" diyor ama gözlerindeki o boşluktan, o uzaklıktan anlıyorsunuz: Sizi gerçekten duymuyor, gerçekten anlamıyor, gerçekten kavramıyor. Ya da daha kötüsü, siz bir şey söylüyorsunuz, o bambaşka bir şey anlıyor, tamamen farklı bir anlam çıkarıyor söylediklerinizden, sanki iki farklı dil konuşuyorsunuz. Ve içinizden o sessiz, acılı, umutsuz çığlık yükseliyor: "Neden beni hiç anlamıyor? Ben bu kadar anlaşılmaz, karmaşık bir insan mıyım? Yoksa o hiç umursamıyor mu, anlamak istemiyor mu?"
"Beni anlamıyor" cümlesi, evliliklerde çok sık söylenen, çok sık duyulan ama nadiren derinliğine incelenen, altı kazınan bir şikayettir ve genellikle altında çok büyük, belki de gerçekçi olmayan, belki de hiç ifade edilmemiş bir beklentiyi saklar. Bu gizli beklenti şudur: "Benim anlatmama, açıklamamaa, sözcüklerle uzun uzun ifade etmeme gerek kalmadan, benim içime bakmalı, hissetmeli, bilmeli, sezgisel olarak kavramalı." Romantik filmlerin, aşk romanlarının, dizilerin, masalların bize yıllarca öğrettiği "Ruh ikizleri birbirini kelimeler olmadan anlar, gerçek aşk telepatik bağ kurar, bir bakışla her şey iletilir, eğer gerçekten sevseydi söylememe gerek kalmazdı anlardı" efsanesi, gerçek hayattaki ilişkilerde büyük hayal kırıklıklarına, yanlış anlaşılmalara, kırılmalara, kavgalara yol açar. Eşiniz sizi ne kadar çok sevse de, ne kadar dikkatli olsa da, ne kadar iyi tanısa da, ne kadar uzun süredir birlikte olsanız da, zihin okuyamaz. Bu kimsenin gücü yetebileceği, öğrenebileceği bir şey değildir. Sizin için o gün çok açık, çok bariz olan bir ihtiyaç, mesela işten eve geldiğinizde hiçbir şey konuşmadan sadece kucaklanmaya, sarılmaya ihtiyacınız olduğu, onun dünyasında tamamen belirsiz, hatta görünmez olabilir. O belki de sizi karşılayıp "Günün nasıl geçti, anlat bakalım" diye sorup sohbet başlatmayı, sizinle ilgilenmeyi düşünüyordur, sizi sevdiği için soruyor, sizin suskunluk istediğinizi, sarılmak istediğinizi nereden bilsin?
Bazen anlaşılmamanın sebebi, karşı tarafın duyarsızlığı, ilgisizliği veya sevgisizliği değil, bizim yeterince açık, yeterince net, yeterince doğrudan anlatmamamızdır; ima etmemiz, dolaylı yollardan gitmemiz, karşı tarafın anlaması gerektiğini varsaymamızdır. İma etmek, surat asmak, kapı çarpmak, derin derin iç çekmek, anlamsız anlamsız bakmak, sitem dolu kısa cümleler sarf etmek bunlar bir anlatım biçimi, etkili bir iletişim değildir; bunlar sadece bulmaca çözdürmektir ve çoğu partner, en sevecen, en dikkatli, en iyi niyetli olanlar bile, bu bulmacaları çözecek becerilere, ipuçlarını okuyacak kapasiteye sahip değildir. "Anlayacak ya, görecek ya, fark edecek ya" demek yerine, açıkça, basitçe, doğrudan söylemek ilişkide mucizeler yaratabilir.
Anlaşılamamanın bir diğer önemli, belki de en temel sebebi ise algı farklılıkları, dünya görüşü farklılıkları, işlem stili farklılıklarıdır. Hepimiz dünyaya kendi benzersiz penceremizden bakarız, kendi geçmişimizin, kişiliğimizin, yetiştirilme tarzımızın, cinsiyetimizin, değerlerimizin şekillendirdiği bir lens, bir filtre üzerinden hayatı yorumlarız. Eşinizin penceresi belki "mantık ve çözüm" odaklıdır; bir sorun duyduğunda otomatik olarak çözüm üretme moduna geçer, analitik düşünür, adım adım ne yapılabileceğini planlar, yardım ettiğini düşünür. Sizin pencereniz ise belki "duygu ve paylaşım" odaklıdır; bir sorun yaşadığınızda asıl ihtiyacınız çözüm değil, pratik tavsiye değil, duyulmak, onaylanmak, "evet bu gerçekten zor bir durum, senin için üzüldüm" denilmesidir. Şimdi şu sahneyi hayal edin: Siz iş yerinde yaşadığınız zorlu, stresli bir günü, patronunuzun haksız eleştirisini, iş arkadaşınızın size yaptığı haksızlığı anlatıyorsunuz. Sadece boşalmak, içinizi dökmek, biraz rahatlamak, omzunuza yaslanmak, destek hissetmek istiyorsunuz. Ama eşiniz, siz henüz iki cümle kurmadan, hikayeniz bitmeden, hemen "Tamam, şöyle yapmalısın, patronuna şunu söyle, yarın bu adımları at, insan kaynaklarına git, bu şekilde çözülür" diye çözümler, tavsiyeler sunmaya başlıyor. Ne hissedersiniz? Muhtemelen anlaşılmamış, kesilmiş, dinlenmemiş, önemsenmemiş hissedersiniz. "Ben çözüm istemedim ki, dinlenmek istedim, destek istedim!" diye düşünürsünüz. Ama şunu fark etmek çok önemli: Eşiniz o an, kendi sevgi diliyle, kendi algı dünyasıyla, kendi iyi niyetiyle size yardım etmeye, sizin acınızı dindirmeye çalışıyordur. Sizin derdinizi çözmek, sizi bu zor durumdan kurtarmak istiyor ve bunu çözüm üreterek, pratik adımlar önererek yapmaya çalışıyor. Niyet iyi, sevgi gerçek, ama yöntem yanlış veya daha doğrusu sizin o anki ihtiyacınızla uyumsuz. Bu farkı görmek, "Beni sevmiyor, umursamıyor, dinlemiyor" düşüncesi ile "Beni seviyor ama farklı bir dili, farklı bir algısı, farklı bir yaklaşımı var" anlayışı arasındaki devasa, hayati uçurumu gösterir.
Bir çift hikayesi düşünelim: Aslı ve Cem dokuz yıldır evliler. Aslı duygusal, içe dönük, detaylara önem veren, ince ruhlu bir kadın; küçük sürprizler, anlamlı bakışlar, derin gece sohbetleri, el ele yürüyüşler onun için çok kıymetli, onun sevgi dili bunlar. Cem ise pratik, çözüm odaklı, somut düşünen, iş yapmayı seven bir adam; sevgiyi iş görerek, sorumluluk alarak, evin tadilatını yaparak, arabayı servise götürerek, fatura ödeyerek, hayatı kolaylaştırarak gösterir. Aslı yıllarca "Cem beni anlamıyor, benimle ilgilenmiyor" diye düşündü. Bir akşam eve üzgün geldiğinde, gözyaşları içinde annesiyle olan bir tartışmayı anlatırken, Cem hemen "Tamam, hemen arayalım anneni, özür dile, yarın git ziyaret et, böyle bitmez bu, halledelim" dedi. Aslı patladı: "Sen hiçbir zaman beni dinlemiyorsun, hep çözüme koşuyorsun, ben seninle dertleşmek istiyorum, çözüm istemiyorum, sadece dinle beni!" Cem şaşkın, kırgın kaldı: "Ben sana yardım etmeye çalışıyorum, neden kızıyorsun, ne istiyorsun benden?" İki iyi niyetli insan, birbirini seven iki insan, iki farklı dünya. Sonunda bir çift terapisinin yardımıyla iletişim dillerini, farklılıklarını anlamaya başladılar. Aslı artık ihtiyacını doğrudan, açıkça söylüyor: "Biraz sadece dinler misin, şu an çözüm istemiyorum, sadece duyulmak istiyorum." Bu bir sinyal, bu bir kullanma kılavuzu. Cem de bu sinyali aldığında çözüm modunu kapatıp, tavsiye vermeyi durdurup sadece dinlemeyi, soru sormayı, "çok zor olmuş" demeyi öğreniyor. İkisi de birbirini eskisinden çok çok daha iyi anlıyor artık.
Anlaşılmak istiyorsanız, belki de başlamanız gereken yer, paradoks gibi görünse de, kendinizi anlatmak değil, önce karşı tarafı anlamaya çalışmak olabilir. İnsanlar genellikle kendilerini dinleyen, anlayan, empati kuran, yargılamayan kişileri anlamaya çok daha istekli ve hevesli olurlar. Bu bir altın kuraldır: Anlaşılmak istiyorsan, önce anla. Siz eşinizi dinlediğinizde, onun dünyasına girdiğinizde, onun gözünden bakmaya çalıştığınızda, o da size aynı kapıyı açar, aynı ilgiyi gösterir. Tartışma anında "Sen beni anlamıyorsun, sen beni hiç dinlemiyorsun!" diye bağırmak karşı tarafı savunmaya iter, duvarları yükseltir, bağlantıyı koparır. Bunun yerine, "Şu an kendimi çok çaresiz, yalnız ve anlaşılmamış hissediyorum ve tek ihtiyacım senin desteğin, yanımda olduğunu hissetmek, çözümüne değil sadece varlığına ihtiyacım var" diyerek ona adeta bir kullanım kılavuzu, bir yol haritası vermiş olursunuz. Bu, tam olarak ne istediğinizi, ne beklediğinizi net bir şekilde ifade etmektir ve çoğu insan, özellikle sizi sevenler, net talimatlar aldığında bunları yerine getirmekten mutlu olur, bunu sevinçle karşılar.
Ve bazen, belki de en zor kabul etmemiz gereken, en acı gerçek şudur: Yüzde yüz anlaşılmak, tamamen ve eksiksiz kavranmak, her hücremizle bilinmek mümkün olmayabilir. En yakınlarımızın, en çok sevdiğimiz insanların bile, içimizdeki o derin okyanusun her damlasını, her katmanını, her rengini, her gizemi bilmesi fiziksel, zihinsel olarak imkansızdır. Bizim bile kendimizi her zaman, her konuda anladığımız söylenemezken, kendi iç dünyamızda bile keşfedilmemiş bölgeler varken, başkasının bizi tamamen anlamasını beklemek belki de haksız, gerçekçi olmayan bir beklentidir. Bu, ilişkinin kötü olduğu, yetersiz olduğu, başarısız olduğu anlamına gelmez. Sadece hepimizin ayrı bireyler, ayrı evrenler, ayrı bilinçler olduğu anlamına gelir. O boşluğu, o tam anlaşılamama gerçekliğini yargılayarak, şikayet ederek, kızarak değil, şefkatle, kabul ile, olgunlukla kabul ettiğinizde, üzerinizde taşıdığınız anlaşılma beklentisinin ağırlığı bir nebze hafifler. Ve paradoks olarak, bu ağırlık hafifleyince, bu beklenti azalınca iletişim daha özgür, daha samimi, daha akıcı, daha gerçek bir hale gelir. Çünkü artık "Beni tamamen anlamalısın, yoksa sevmiyorsun" baskısı yok, sadece "Birbirimizi anlamaya çalışalım, elimizden gelenin en iyisini yapalım" daveti var.