Öfke Anında Söylenmemesi Gereken Cümleler

Öfke, geçici bir delilik halidir derler ve bu söz çok doğru, çok isabetli bir tanımdır. O an kan beynimize sıçrar, adrenalin pompalar, kalp hızlanır, nefes sıklaşır, mantık perdesi iner, prefrontal korteks devre dışı kalır ve içimizdeki canavar, o ilkel, o kontrol edilmemiş, o yıkıcı ses konuşmaya başlar. Amacımız o an üzüm yemek değil, bağcıyı dövmektir; sorunu çözmek değil, acı vermektir; anlaşılmak değil, cezalandırmaktır. Canımız yandığı için, incindiğimiz için, kırıldığımız için karşı tarafın da canını yakmak, onu da incitmek, onu da bizim kadar acı çektirmek isteriz. Bu çok insani bir dürtüdür, inkâr etmeye gerek yok, hepimiz bunu hissedebiliriz. Ancak o birkaç saniyelik deşarjın, o anlık rahatlığın, o öfke kusmanın bedeli, bazen bir ömür boyu süren pişmanlık olabilir, yıllarca onarılamayan yaralar açabilir, ilişkinin sonunu getirebilir. Atılan taş geri gelmez, söylenen söz bir kez söylenmiştir ve bir daha geri alınamaz, unutulmaz. Özür dileyebilirsiniz, pişman olduğunuzu söyleyebilirsiniz, ama karşı tarafın belleğine kazınan o kelimeler orada kalır, izi silinmez.
Tartışma ne kadar alevli, ne kadar şiddetli, ne kadar duygusal olursa olsun, bazı cümleler asla, ama asla söylenmemelidir; bunlar kutsal yasaklar gibidir, dokunulmaz bölgeler gibidir. Birincisi "Keşke seninle hiç evlenmeseydim" veya "Seni tanıdığım güne lanet olsun" veya "Hayatımın en büyük hatası sensin" gibi ilişkinin varlığını reddeden, temelden sarsan cümlelerdir. Bu, eşinize "Sen benim hayatımın hatasısın, seninle geçen tüm yıllar boşa gitti, seni seçmek yanlıştı" demektir. Bu cümle, birlikte yaşadığınız her anı, her mutluluğu, her paylaşımı silahla vurur gibi yok eder. Bu cümleyi duyan bir insan, kendini o evde fazlalık, istenmeyen, pişman olunmuş bir hata gibi hisseder. Tartışma bitse bile, barışsanız bile, özür dileseniz bile, bu derin reddedilmişlik hissi kalbin bir köşesinde sızlamaya devam eder, her kavgada yeniden canlanır, köpüklenip yüzeye çıkar.
İkinci tehlikeli kategori, eşinizin ailesine veya kökenine saldıran cümlelerdir. "Sen de aynı baban gibisin, o adam da böyle yapardı", "Annen de senin gibi tahammül edilmezdi", "Sizin sülale hep böyle", "O aileden ne beklenirdi ki" gibi ifadeler, bel altı vurmaktır, yasak bölgeye girmektir. Eşinizin ailesiyle veya kendi kimliğiyle, kökleriyle ilgili hassasiyetlerini silah olarak kullanmaktır. Üstelik bu, konuyu değiştirir, asıl sorunu bulanıklaştırır ve çözümsüz hale getirir. Artık konu bulaşık, para, çocuk terbiyesi veya o gün yaşanan olay değildir; konu onun karakteri, genetiği, ailesi, nereden geldiğidir ve bunlar değiştirilemez, tartışılamaz, savunulamaz konulardır. Bu tür saldırılar, sadece o anı değil, eşinizin size olan temel güvenini, "Bu insan beni olduğum gibi kabul ediyor mu" duygusunu paramparça eder.
Üçüncü yasak bölge, ayrılık tehditleridir. "Senden boşanacağım", "Bitti, gidiyorum", "Bu evlilik yürümez, ben çekiyorum" gibi cümleler, eğer gerçekten, sakin kafayla, defalarca düşünüp taşınarak boşanma kararı almadıysanız, kavgada bir tehdit unsuru, bir koz, bir silah olarak asla kullanılmamalıdır. Ayrılık tehdidi, ilişkideki güvenlik duygusunu, o "Biz birlikteyiz, ne olursa olsun" temelini yıkar, yokeder. Eşiniz her tartışmada "Acaba bu sefer gerçekten gidecek mi? Acaba bu son tartışma mı? Acaba yarın uyandığımda tek başıma mı olacağım?" korkusu yaşarsa, size olan güvenini kaybeder, duygusal yatırım yapmayı bırakır, kendini korumaya alır. Blöf yapmayın, ilişkiyle kumar oynamayın, en değerli bağınızı bir pazarlık kozu olarak masaya koymayın. Ayrılık gerçekten düşünülecekse, bu öfke anında değil, sakin bir zamanda, belki profesyonel destekle, dürüstçe konuşulmalıdır.
Dördüncü tehlikeli ifade kalıbı, genellemeler ve umutsuzluk yükleyen cümlelerdir. "Zaten sen hep böylesin, hiç değişmeyeceksin", "Sen asla anlamıyorsun", "Seninle her şey hep böyle oluyor" gibi "hep", "hiç", "asla", "her zaman" kelimeleri içeren cümleler, umudu öldürür, kapıları kapatır. Bu cümleler eşinize "Sen umutsuz bir vakasın, değişme kapasiteniz yok, çaba göstersen de boşuna" mesajı verir. Değişemeyeceğine inanan, değişse de fark edilmeyeceğini düşünen biri, çabalamayı da bırakır, neden uğraşayım ki der. Eleştirinizi davranışa, somut olaya yapın, kişiliğe değil. "Şu an yaptığın bu davranış beni üzdü" demek, "Sen böyle birisin" demekten çok çok farklıdır. Birincisi düzeltilebilir, ikincisi mahkumiyet kararı gibidir.
Beşinci ve çok yıkıcı olan cümle kalıbı, kıyaslamalardır. "Eski sevgilim böyle yapmazdı", "Benim babam anneme böyle davranmazdı", "Arkadaşımın kocası/karısı bak nasıl, sen neden böyle değilsin" gibi kıyaslamalar, bir ilişkiye yapılabilecek en büyük saygısızlıklardan biridir. Eşinizi geçmişteki biriyle veya başka biriyle kıyasladığınızda, ona "Sen yetersizsin, diğeri daha iyiydi, ben daha iyisine layığım" demiş olursunuz. Bu, rekabet ve kıskançlık tohumları eker, güvensizlik yaratır, "Acaba hala eski sevgilisini seviyor mu, acaba benden memnun değil mi" düşüncelerini besler ve eşinizi sizden tamamen uzaklaştırabilir, duygusal kapanmaya itebilir.
Öfkelendiğinizde, ağzınızdan çıkacak kelimeleri bir filtreye tabi tutmayı, bir saniye bekleyip düşünmeyi öğrenmeniz gerekir. "Bu söyleyeceğim şey sorunu çözecek mi, yoksa sadece can mı yakacak? Bu cümle ilişkimize değer katacak mı, yoksa yıkım mı getirecek?" Eğer cevap "sadece can yakacak, sadece yıkım getirecek" ise, susun. O an susmak, o an dilinizi ısırmak, söyleyebileceğiniz en güçlü, en cesur, en olgun cümledir. Susmak zayıflık değildir, susmak yenilgi değildir; susmak kontrolü elinizde tutmak, ilişkiyi korumak, daha büyük hasarı önlemektir. Derin bir nefes alın, beşe kadar sayın, odayı terk edin, soğuk su için, bir tur atın, sakinleşin ve sonra konuşun. Sözlerinizle yakıp yıkmak yerine, suskunluğunuzla koruyun; öfkenizle zarar vermek yerine, sabrınızla iyileştirin.