Şüphelerinizle Başa Çıkmanın Sağlıklı Yolları

Gecenin bir yarısı, saat belki üç, belki dört. Eşiniz yanınızda huzurla uyuyor, nefesleri düzenli ve sakin, rüyalar görüyor belki de. Ama siz tavana bakıyorsunuz, gözleriniz karanlığa dikilmiş, uyku uzaklarda bir yerde kaybolmuş. Zihninizde dönüp duran o soru işareti, uykunuzu çoktan kaçırmış, göz kapaklarınız ağırlaşsa da beyniniz dur durak bilmeden çalışıyor, düşünceler birbirini kovalıyor, senaryolar kuruluyor, sorular cevapsız kalıyor. Belki bir telefon bildirimi sizi uyandırdı, tanımadığınız bir isimden gelen mesaj, belki eve normalden bir saat geç gelinen bir akşam oldu ve açıklama tam tatmin etmedi, belki bir konuşmada bir isim biraz fazla telaffuz edildi ve sesiniz titredi sorduğunuzda, belki de hiçbir somut şey yok, sadece sezgisel bir huzursuzluk, tanımlayamadığınız ama yok edemediğiniz bir tedirginlik, bir his, bir önsezi. Şüphe, kalbe bir kez düştü mü, yavaş yavaş yayılan, damla damla büyüyen bir zehir gibidir; her yere sızar, her düşünceyi kirletir, her anıyı yeniden yorumlatır. Sadece eşinize olan bakışınızı değil, kendi gerçeklik algınızı da bulanıklaştırır; neyin gerçek neyin hayal olduğunu ayırt edemez hale gelirsiniz. Kendinizi bir dedektif gibi ipuçları ararken, sosyal medya hesaplarını taklit hesaplardan kontrol ederken, cep telefonu faturasını gizlice incelerken, araba kilometre sayacına bakarken veya eşinizin her kelimesinin altında başka bir anlam, gizli bir mesaj ararken bulabilirsiniz. Bu süreç, bu arayış, sadece ilişkiyi değil, belki de en çok sizi yorar, içten içe tüketir, eneginizi alır, hayattan aldığınız zevki çalar.
Şüphenin en zor, en dayanılmaz, en yıkıcı yanı belirsizliktir ve bu belirsizlik insanı delirtebilir, uykusuz bırakabilir, işlevselliğini bozabilir. "Ya yanılıyorsam ve masum birine, beni seven birine, sadık birine haksızlık ediyorsam? Ya bu şüpheler sadece benim kafamda yaşıyor ve gerçekliği yok?" korkusuyla bir yanda duruyorsunuz; diğer yanda ise "Ya doğruysa, ya gerçekten bir şeyler oluyorsa, ya ben aptal yerine konuluyorsam, ya herkes biliyor da ben bilmiyorsam?" dehşeti var. Bu iki korku arasında bir sarkaç gibi sallanırsınız; bir saniye kendinizi paranoyak, aşırı kaygılı, alaycı bir eş gibi hisseder, bir dakika sonra "ama o bakış gerçekten garipti, o mesaj neden silindi, o seyahat neden uzadı" diye düşünürsünüz. Zihniniz durmuyor, analizler yapıyor, deliller topluyor, jüri kararı bekliyor ama hiçbir zaman yeterli kanıt yok ne bir yöne ne diğerine. Şüphe duymak sizi kötü bir insan yapmaz, güvensiz bir eş yapmaz, hastalıklı bir ruh yapmaz, paranoyak bir tip yapmaz. Bu, insan olmanın, derinden sevmenin, bağlanmanın ve sevdiğini kaybetme korkusunun doğal bir parçasıdır. Bağlandığımız insanları kaybetmekten korkarız çünkü onlar hayatımızın merkezine yerleşmiştir, onlarsız bir gelecek düşünmek acı verir. Ancak önemli olan, bu duygunun hayatınızın ve ilişkinizin direksiyonuna geçmesine, kontrol mekanizması olmasına, her kararınızı yönlendirmesine izin vermemektir. Şüpheyi bir düşman olarak, yenilmesi gereken bir canavar olarak görmek yerine, size bir şeyler anlatmaya çalışan bir mesajcı, bir işaret, bir uyarı olarak görmeye çalıştınız mı hiç? Belki de bu duygu, sizinle iletişim kurmaya çalışan, dikkatinizi çekmeye çalışan, içinizdeki kaygılı, korkmuş, belki de bir zamanlar yaralanmış çocuktur.
Çoğu zaman şüphe, dışarıdaki somut bir gerçekten, bugün yaşanan bir olaydan çok, içerideki eski bir ihtiyaçtan, iyileşmemiş bir yaradan, işlenmemiş bir korkudan doğar ve bu farkındalık çok değerlidir. Geçmişte yaşadığınız hayal kırıklıkları, çocukluktaki güvensiz bağlanma deneyimleri, anne babanızdan birinin diğerini aldattığına tanık olmak, anne babanızın boşanması, çocukken terk edilmişlik hissi, önceki romantik ilişkilerinizde bizzat yaşadığınız aldatılma hikayeleri, ihanet, yalan, tüm bunlar bugünkü tamamen masum, tamamen açıklanabilir, tamamen normal olayları bile bir tehdit olarak algılamanıza, alarm moduna geçmenize neden olabilir. İnsan beyni, evrimsel olarak tehlikeden korunmak için sürekli tetikte olmaya, potansiyel riskleri taramaya programlanmıştır ve bazen bu koruma mekanizması aşırı çalışır, hassasiyeti yükselir, olmayan tehlikeleri bile var gibi gösterir. Geçmişte bir kez yandıysanız, bir kez ihanete uğradaysanız, bir kez güvendiğiniz biri tarafından kırıldıysanız, ateşin yakınına bile yaklaşmak istemezsiniz, savunma moduna geçersiniz, her kıvılcımı orman yangını potansiyeli olarak görürsünüz. Beyin bazen bir mumu bile orman yangını gibi algılayabilir, bir geç kalışı bile aldatma sinyali olarak okuyabilir, bir gülümsemeyi bile tehdit olarak yorumlayabilir. Bu yüzden, şüpheyle başa çıkmanın ilk ve belki de en önemli adımı, projektörü eşinizden kendinize çevirmektir, odağı dışarıdan içeriye kaydırmaktır. Kendinize şu soruyu sormayı deneyin: "Şu an hissettiğim bu korkunun, bu paniğin, bu kemirici huzursuzluğun, bu uykusuz gecelerin kaynağı gerçekten onun bugünkü davranışı mı, yoksa benim geçmişten gelen ve belki de henüz iyileşmemiş kaybetme korkum mu, terk edilme travmam mı?"
Tabii ki, sezgilerimizi tamamen yok saymak, onları geçersiz kılmak, "sadece paranoyaklık" diye reddetmek de doğru değildir ve bu dengeyi bulmak, bu ince çizgide yürümek gerçekten kolay değildir. Bazen iç sesimiz, sezgimiz, mantığımızın henüz görmediği, aklımızın henüz formüle edemediği, rasyonel beynin henüz işleyemediği şeyleri sezgisel olarak algılar, patern eşleştirmesi yapar, uyarı verir. İnsan sezgisi binlerce yıllık evrimsel bilgeliğin, sayısız neslin deneyiminin ürünüdür ve bazen küçük, görünmez detayları biraraya getirerek bilinçaltında büyük resmi oluşturabilir. Bir bakış, bir ses tonu değişikliği, bir davranış kalıbı, bunlar bilinç düzeyinde fark edilmese bile bilinçaltı tarafından kaydedilebilir ve bir "garip bir his" olarak yüzeye çıkabilir. Ancak burada anahtar kelime "şeffaf iletişim"dir, dürüst ve açık konuşabilmektir. Şüphelerinizi biriktirmek, onları içinizde büyütmek, bir dosya gibi şişirmek, kanıt toplamak ve patlama noktasına geldiğinizde bir suçlama listesi olarak, bir iddianame olarak eşinizin yüzüne vurmak yerine, onları henüz küçükken, henüz ılımlıyken, henüz yönetilebilirken, kırılgan ve savunmasız bir dille paylaşmayı denediniz mi hiç?
"Dün akşam telefonunu masaya yüzüstü bıraktığını gördüm ve bu beni endişelendirdi, neden bilmiyorum ama içimde bir huzursuzluk oluştu" demek ile "Sen benden bir şeyler saklıyorsun, telefonunu gizliyorsun, seninle bir şeyler var!" demek arasında dağlar kadar, okyanuslar kadar fark vardır. İlk cümle, kendi hislerinizi sahiplenir, kendi korkularınızı itiraf eder, yargılamaz, suçlamaz ve yardıma, açıklamaya, anlayışa davet eder; ikinci cümle ise doğrudan yargılar, suçlar, mahkum eder, karşı tarafı savunmaya iter, duvarları yükseltir. Savunmaya geçen insan dinlemez, anlamaya çalışmaz, sadece kendini korumaya çalışır, karşı saldırı planlar veya kabuğuna çekilir. Hangi yaklaşımın daha sağlıklı sonuçlar doğuracağı açıktır.
Bir çifti düşünelim: Deniz ve Can beş yıldır evliler, bir çocukları var, dışarıdan bakıldığında mutlu bir aile. Deniz'in önceki ilişkisinde çok acı bir ihanet yaşamıştı; yıllarca birlikte olduğu, evleneceğini düşündüğü, hayallerini paylaştığı sevgilisi, en yakın arkadaşıyla aldatmıştı onu. Bu keşif Deniz'in dünyasını yıkmış, hem aşkını hem de en değerli arkadaşlığını aynı anda kaybetmişti. Yıllar geçti, Deniz Can'la tanıştı, aşık oldu, evlendi ama o eski yara hiç tam iyileşmedi, kabuk bağladı belki ama altında hâlâ hassas, hâlâ acı veren bir doku vardı. Can ise hayatı boyunca sadık, açık yürekli, şeffaf, dürüst bir insan olmuştu; ihanet kelimesi onun sözlüğünde yoktu. Ama Deniz bunu göremiyordu, görmek istese de içindeki korku daha güçlüydü. Her geç kalış şüphe uyandırıyor, "İşte yine oluyor" diye düşünüyordu. Her kadın meslektaşın adı geçtiğinde Deniz'in kalbi çarpıyor, kulaklarını dikiyordu. Her mesaj bildirimi bir panik nöbetine, bir sorgulama seansına dönüşebiliyordu. Can önceleri anlayışlı ve sabırlıydı; açıkladı, gösterdi, kanıtladı, telefon şifrelerini paylaştı, hesap verdi, her soruyu yanıtladı. Ama yıllar geçtikçe yoruldu, tükendi, güvenilmemenin ağırlığı omuzlarına çöktü. "Ne yapsam yetmiyor, ne kadar kanıtlasam inanmıyorsun, ben bu evlilikte mahkum muyum" demeye başladı. İlişkileri tehlike sinyalleri veriyordu, mesafe açılıyordu, sevgi yerini yorgunluğa bırakıyordu. Ta ki Deniz kendi içine dönene, bir terapistin yardımıyla aynaya bakana kadar. Uzun ve acı bir süreçte, şüpheciliğinin Can'la değil, kendi geçmişiyle ilgili olduğunu, o eski ihanet yarası yüzünden Can'ı da aynı gözlükle gördüğünü anladı. Eski sevgilisine yapamadığı hesap sorma, içindeki öfke, ihanete uğramanın yarattığı değersizlik hissi, "Sevilmeye layık değilim" inancı, hepsi Can'a projeksiyon olarak yansıyordu. Deniz iyileştikçe, o eski yarayı işledikçe, acısını adını koyarak hissetik çe, şüpheleri de azaldı. Can'ı gerçekten, olduğu gibi görmeye başladı ve ilişkileri yeniden nefes almaya, çiçek açmaya başladı.
Güven, şüphenin hiç olmaması, hiç korku hissetmemek, hiç soru sormamak değildir; bu romantik filmlerdeki masal dünyasıdır, gerçekçi değildir, insani değildir. Gerçek güven, şüpheye rağmen inanmayı, belirsizliğe rağmen teslim olmayı, korkulara rağmen kırılgan olmayı seçmektir. Bu seçim, körü körüne bir inanç, naif bir aldanma, aptalca bir iyimserlik değil, bilinçli, cesur, olgun ve sürekli yenilenen bir karardır. Eşinize güvenmeyi seçmek, aslında ilişkinize bir şans vermek, "biz"e yatırım yapmak, geleceğe umutla bakmaktır. Her şüphe anında, o tanıdık karıncalanma başladığında, o bilinen mide bulanması hissedildiğinde, telefonu kapıp kontrol etmeden, sosyal medyayı taramadan, çantayı karıştırmadan önce kendinize şunu hatırlatın: Şeffaflık talep etmek hakkınızdır, sorularınızı sormak meşrudur, endişelerinizi paylaşmak normaldir, ancak kontrol etmeye, takip etmeye, gizlice araştırmaya, dedektiflik oynamaya çalışmak sadece kaygınızı geçici olarak besler ve onu asla kalıcı olarak doyurmaz, aksine büyütür. Telefon şifrelerini bilmek, konum takibi uygulamaları kurmak, e-postaları gizlice okumak, araba kontrol etmek anlık bir rahatlama sağlayabilir, birkaç saat veya birkaç gün için huzur verebilir, "Bugün bir şey bulamadım" diye nefes aldırabilir ama bu sadece geçicidir, yarın yeni bir şüphe gelir. Kalıcı güven asla bu kontrol mekanizmalarıyla, bu gözetleme sistemleriyle inşa edilmez. Kalıcı güven, korkularınızı yargılanmadan konuşabildiğiniz, zayıflıklarınızı gösterip kabul gördüğünüz, "Korktum" deyip sarıldığınızda itilmediğiniz, savunmasız kaldığınızda kucaklandığınız o samimi, o derin, o otantik anlarda yeşerir.