Yalan Söylendiğinde Hissettiğiniz Acıyı Yönetmek

Yalanla yüzleştiğiniz o anı hatırlayın, o travmatik, dünyayı durduran, zamanın donduğu anı. Midenize inen o yumruk hissi, kulaklarınızda başlayan uğultu, göğsünüzdeki sıkışma, boğazınıza oturan düğüm ve gözlerinize dolan yaşlar veya aksine kuru, şok içinde bir bakış. O an dünyanın ekseninden kaydığını hissettiniz belki, güvendiğiniz zemin ayaklarınızın altından çekildi. Canınızı en çok yakan şey, çoğu zaman olayın kendisi, yani neyin saklandığı, neyin gizlendiği değildir; bu şaşırtıcı gelebilir ama birçok insanın deneyimi budur. Asıl acı veren, keskin bıçak gibi yüreğe saplanan şey, karşınızdaki insanın gözünüzün içine baka baka, yüzüne bakar gibi yaparak, samimi gibi davranarak gerçeği çarpıtmasıdır, sizi kandırmasıdır, size yalan söylemesidir. Bu, zekanıza ve onurunuza yapılan doğrudan bir saldırı gibi gelir, bir hakaret gibi, bir aşağılama gibi. "Beni ne sanıyor? Ben aptal mıyım? O kadar mı kolay kandırılırım? Ben bu kadar değersiz miyim ki yüzüme yalan söylenebiliyor?" düşüncesi, ihanetin acısından daha keskin, daha derin, daha kalıcı olabilir.
Yalan söylendiğinde hissettiğimiz ilk, en yüzeysel, en görünür duygu öfkedir; ama bu öfkenin altında, diplerde, gizli ve utanç verici olduğu için dile getirilmeyen derin bir utanç yatar. "Nasıl inandım bunca zamandır? Nasıl göremedim bunca işareti? Ben kör müydüm, sağır mıydım, aptal mıydım?" diye kendimizi acımasızca, merhametsizce suçlarız. Her şeyi gözden geçiririz, her anıyı yeniden tarar, "O gün o bakışı fark etmeliydim, o gece telefonu saklayışını sorgulamalıydım, o mazerete inanmamalıydım" diye geçmişi didik didik ederiz. Oysa inanmak, sevmenin doğasında vardır; inanmak bir zaaf değil, sevginin kendisidir. İnsan sevdiğine inanmaya, güvenmeye, teslim olmaya programlıdır; bu evrimsel bir özelliktir, sosyal bağların temelini oluşturur, toplumu bir arada tutan yapıştırıcıdır. Güvendiğiniz için, inandığınız için, şüphelenmediğiniz için kendinizi aptal hissetmeyin; bu sizin saflığınızı, budalalığınızı değil, kalbinizin temizliğini, ruhunuzun açıklığını, sevme kapasitenizi gösterir. Utanması gereken siz değilsiniz, utanması gereken o güveni kötüye kullanan, o açıklığı istismar eden, o sevgiyi sömüren taraftır.
Acıyı yönetmek için önce onu tanımlamak, adlandırmak, kabul etmek gerekir; bastırmak, yok saymak, inkar etmek uzun vadede daha çok zarar verir. Yalan, gerçeklik algımızı derinden bozar, dünyamızı sarstırır, bildiklerimizi sorgulamamıza neden olur. "Şimdi doğru mu söylüyor acaba? Geçen hafta anlattığı da mı yalandı? Bundan altı ay önce söylediği bir şey var, o da mı uydurmaydı?" diye geçmişi de sorgulamaya başlarız, bir dedektif gibi her anıyı inceleriz, her konuşmayı yeniden analiz ederiz. Bu zihinsel kaosun, bu bitmeyen sorgulamanın içinde kaybolmamak, boğulmamak için, kendinizi sabitleyecek bir çapaya, bir direk noktasına ihtiyacınız var. O çapa, o sabit nokta "benim değerim" olmalıdır. Eşinizin yalan söylemesi, sizin değersiz olduğunuz, sevilmeye layık olmadığınız, yetersiz olduğunuz anlamına kesinlikle gelmez, bu ikisi arasında hiçbir bağlantı yoktur. Yalan, sadece onun korkaklığıyla, yetersizliğiyle, olgunlaşmamış kişiliğiyle, kaybetme korkusuyla, yüzleşme cesaretsizliğiyle ilgilidir. Yalan, söyleyenin karakteri, ahlakı, olgunluk düzeyi hakkında bir bilgidir; dinleyenin değeri, sevgiye layık olup olmadığı hakkında asla değildir.
Bir hikaye düşünelim: Zeynep ve Murat yedi yıldır evliydi, iki çocukları vardı. Murat'ın işte sorunları olduğu bir dönemde, borç almış ve bunu Zeynep'ten gizlemişti. Borç büyümüş, faizler binmiş, sonunda bir gün icra memurları kapıya gelmişti. Zeynep dünyası başına yıkıldı; para meselesi mi asıl sorunu? Hayır, asıl yaralayan, bunca ay boyunca her akşam sofrada oturup sohbet ederken, her sabah öpücükle uğurlarken, her gece yan yana yatarken Murat'ın hiçbir şey olmamış gibi davranmasıydı. "Bana güvenmiyordu, bana söyleyemedi, beni aptal yerine koydu" diye düşündü Zeynep. Haftalarca ağladı, hem öfkeli hem utanç içindeydi. Sonunda bir terapiste gitti ve şunu öğrendi: Murat'ın yalanı, Zeynep'in değerini hiç azaltmıyordu; Murat'ın kendi korkuları, utancı, yetersizlik hissi, erkeklik algısı, "ailenin geçiminden sorumluyum" baskısı, bunlar yalanın nedeniydydi. Zeynep bu perspektifi kazandığında, utanç azaldı, kendi değerini yeniden hissetmeye başladı.
Eşinizle yüzleşirken, suçlamak yerine etkiyi, yalanın sizde yarattığı duyguları paylaşmak çok daha etkili, çok daha dönüştürücü bir yaklaşımdır. "Sen yalancısın, sana asla güvenemem, sen ahlaksızın tekisin!" demek karşı tarafı savunmaya iter, duvarları yükseltir, iletişim kanallarını kapatır; belki de kendinizi anlık olarak iyi hissettirır ama uzun vadede hiçbir şeyi çözmez. Bunun yerine, "Bana doğruyu söylemediğinde, seninle olan bağım kopuyor, aramızdaki görünmez ip koparılıyor ve kendimi çok yalnız, çok dışarıda, çok terk edilmiş hissediyorum" demek çok daha vurucu, çok daha etkili bir mesajdır. Çünkü yalan söyleyen kişi genellikle yakalanmaktan, sonuçlarından, kavgadan korkar; ama sevdiği kişiyi ne kadar yalnız, çaresiz ve değersiz bıraktığını, ne kadar derin bir yara açtığını fark ettiğinde, vicdanı devreye girebilir, empati kapasitesi harekete geçebilir.
Affetmek hemen gelmek zorunda değildir ve bunu kimse sizden beklememelidir, kendiniz de beklemeyin. Hatta güvenmek de hemen gelmek zorunda değildir; güven yavaş, adım adım, tutarlı davranışlarla yeniden inşa edilir, bir gecede olmaz. Şu an sadece acınızı yaşamaya, yasınızı tutmaya ve yavaş yavaş iyileşmeye odaklanın. Yalanın açtığı yara derin bir yaradır ve hemen kapanmaz, izi kalabilir. Kendinize şefkat gösterin, kendinizle nazik olun, "Çabuk topla kendini, geçti artık" diyen iç sesleri susturun. Güçlü olmak, acı çekmemek değildir; güçlü olmak, acıya rağmen ayakta kalmak, bakımını yaparken kendine de bakmaktır. Bu süreçte gerçeği aramak, detayları öğrenmek isteyebilirsiniz ve bu anlaşılabilir bir dürtüdür, bu normaldir. Ancak takıntı haline getirmemeye dikkat edin. Bazen tüm detayları bilmek, her küçük ayrıntıyı öğrenmek, acıyı artırmaktan, zihinsel istikrarı bozmaktan, kötü görüntüleri beyne kazımaktan başka işe yaramaz. Önemli olan, geçmişte olan bitenin her dakikasını bilmek değil, bundan sonra için net sınırlar, net kurallar, net beklentiler koymaktır. Dürüstlüğün, bundan sonra bu ilişkinin olmazsa olmazı, kırmızı çizgisi, vazgeçilmez kuralı olacağını net ve kararlı bir şekilde belirlemek, hem sizin hem de ilişkinizin iyileşmesi için en önemli adımdır.